BU AYIN YAZISI

Emperyalizmin ve İşgalin Kıskacındaki Filistin

Eylül 2007, Vuslat dergisi

Siyonistlerle emperyalist müstekbirlerin işbirliği sonucunda vatanları işgal edilen Filistinliler bugün de yine aynı güçler tarafından kıskaca alınmış durumdalar. İşin en kötü tarafı ise bugün söz konusu ikiliye, Filistinlileri temsil ettikleri iddiasıyla ortaya çıkan yerli işbirlikçilerin de iştirak etmeleri ve kendi öz yurtlarına sahip çıkmak isteyen Filistinlilere yönelik insanlık dışı baskılarda onların da bilfiil yer almalarıdır. Bu işbirliğinden kaynaklanan baskı ve oyunlar sebebiyle Filistinliler geçtiğimiz ay içinde de muhtelif zorluklarla ve sıkıntılarla karşı karşıya kaldılar.

Gazze'ye Kapı Oyunu

İşgalci Siyonistlerle işbirliği içinde cinayetler gerçekleştiren darbeci çetenin Gazze'den çıkarılmasından sonra bu bölgeyi kıskaca alma amaçlı uygulamalarını daha da şiddetlendiren uluslar arası mafyanın son dönemdeki çabalarının öncelikli amacı bu bölgenin tüm dünyayla irtibatını kesmektir. Darbecilerin Gazze'den tahliye edilmesinden sonra bölgenin dünyayla irtibatını sağlayan Rafah sınır kapısını giriş çıkışa kapatmaları bu amaç içindir. İşgalci Siyonist devlet bu konuda uluslar arası emperyalizmin verdiği destekten cesaret alarak Mısır tarafından Gazze'ye geçmek isteyen altı bin insana haftalarca çöl sıcağında işkence etti. Uzun süre Rafah kapısından içeri geçmelerine izin verilmeyen bu insanlardan yaklaşık kırk kişi maruz kaldıkları kötü şartlar ve çöl sıcağı sebebiyle hayatını kaybetti. Daha sonra bekletilenler gruplar halinde el-Avca kapısı adı verilen bir başka kapıdan içeri alındılar. Ancak bu şekilde başka bir kapıdan alınmaları da işgalci Siyonist devletle işbirlikçi Abbas yönetiminin ortaklaşa kurguladıkları bir komploydu. Çünkü Siyonist devlet Rafah kapısını tamamen kapatarak Gazze'de ikamet edenleri işgalci polislerin sıkı denetimine maruz kalacakları bir kapıdan girip çıkmaya mecbur etmek istiyordu. Gazzelilerin böyle bir alternatif kapıyı kullanmaları durumunda ise Siyonist devlet polisleri kapıyı kullanmaya çalışanlardan istediklerini rahatça tutuklama imkânı bulabileceklerdi. Kapıyı kullanmak isteyen kişi Başbakan Heniyye olsa bile Siyonist devletin polisleri onu tutuklama imkânına sahip olabileceklerdi. Bu durumda Gazze'deki yönetimin ve İslâmî hareket mensuplarının dünyayla irtibatının tamamen kesilmesi söz konusu olacaktı. İşbirlikçi Mahmud Abbas'ın işgalci Siyonist devlete böyle alternatif kapı önerisinde bulunmasının amacı da zaten buydu.

Gazze'deki yönetim söz konusu komplonun amacını çok iyi bildiğinden Rafah sınır kapısı konusundaki ısrarını sürdürüyor. Ancak onun ısrarının sonuç vermesi ve Rafah kapısının yeniden açılması için İslâm dünyasının Filistin'deki Müslüman halka destek vermesi, onların varlık mücadelelerine arka çıkması gerekmektedir. Aksi takdirde Gazze'nin bir üstü açık zindan olarak kullanılması politikası gittikçe şiddetini artırarak devam edecektir.

ABD'nin Tayin Ettiği Şeytan General ve Fitne Politikaları

Fitne, Siyonizmin ve onunla işbirliği içindeki Amerikan emperyalizminin en önemli savaş tekniğidir. Onlar açısından fitne en modern nükleer silahlardan daha etkilidir. Kur'an-ı Kerim'de de birçok yerde fitnenin son derece tehlikeli olduğuna ve ona karşı sürekli mücadele edilmesi gerektiğine dikkat çekilir.

Amerikan emperyalizmi fitne politikalarını uygulamaya geçirmek amacıyla dünyanın değişik yerlerine bu konuda uzman ve etkili özel şeytanlar tayin etmektedir. Filistin'i karıştırma amacıyla da Tümgeneral Keith Dayton adında birini tayin etmişti. Bu adamın görevini kolayca yerine getirebilmesi için de kendisine "Güvenlik Koordinatörü", "Filistin - İsrail Koordinatörü" gibi birtakım vasıflar verilmişti. Asıl görevinin ise ortalığı karıştırıp Filistinlilerin birbirlerinin kanlarını akıtmalarını sağlamak olduğu hakkındaki belgelerin açığa çıkarılmasıyla birlikte herhangi bir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde kesinlik kazandı.

Darbeci çetenin Gazze'den çıkarılmasından sonra ele geçirilen istihbarat arşivinde bulunan belgeler daha önce sözü edilen ama mahiyeti tam olarak anlaşılmayan Dayton Planı'nın net bir şekilde anlaşılmasını sağladı. Plan, fitneci çetenin başkanı Muhammed Dahlân'la işbirliği içinde yürütülüyordu ve söz konusu çeteden sürekli ortalığı karıştırmaları, özellikle Gazze'de güven ve istikrar oluşmasını engellemeleri isteniyordu.

Kirli planları ortaya çıkarılmış olsa da Şeytan General Dayton Filistin'den ve Gazze'den elini çekmiş değil. Onun fitneci çetesi tahliye edildiği, onlar vasıtasıyla yürüttüğü planı gün yüzüne çıkarıldığı için şimdi yeni taktiklerle görevini yerine getirme çabası içine girdiği anlaşılıyor. Alınan bilgilere göre Şeytan General Dayton şimdi de özel cinayet grupları oluşturarak onları işgal devletinin himayesi altında Gazze'ye sokmak ve bu yolla HAMAS'ın bölgedeki ileri gelenlerini tasfiye etmek istiyor.

Uşaklığın Mükâfatı Seksen Milyon Dolar

Filistin halkının HAMAS'ı iktidara getirmesinden sonra Amerikan emperyalizmi ve onunla işbirliği içindeki uluslar arası güçler bu halkı ve seçtiği yönetimi ekonomik kıskaca aldılar. Bu amaçla daha önce Filistin özerk yönetimine sağlanan tüm maddi destekler durduruldu. Ayrıca herhangi bir ülkenin maddi destek sağlamasının engellenmesi amacıyla özerk yönetim bölgesine belli bir miktarın üstündeki banka havaleleri engellendi. Bu amaçla para akışları sıkı denetim altına alındı.

HAMAS yönetimine para akışını tamamen engelleyen ABD, işbirlikçi lider Mahmud Abbas'ın uşaklık görevini yerine getirmesi için geçtiğimiz ay kendisiyle 80 milyon dolarlık yardım anlaşması imzaladı. Fakat Abbas'ın bu yardım anlaşmasından istifade edebilmesi için HAMAS'la yeniden diyaloga girmemesini şart koşmuştu. HAMAS'ın ve Heniyye hükümetinin diyalog konusundaki tüm ısrarlarına rağmen Mahmud Abbas'ın buna yanaşmamasının, sürekli karşıt tavır sergilemesinin en önemli sebepleri, politikalarını ve stratejilerini işte bu yardımlara bağımlı hale getirmiş olmasıdır.

Abbas'ın Elçisinin Filistin Düşmanlığı

Özerk Yönetim başkanı Mahmud Abbas'ın BM'deki temsilcisi Riyad Mansur, bazı ülkelerin Gazze'ye uygulanan ambargonun sona erdirilmesi için verdikleri öneriye karşı çıktı ve önerinin kabul edilmesine engel olmak amacıyla muhtelif lobi faaliyetleri gerçekleştirdi. Bir elçinin mensubu olduğu halka yönelik aç bırakma operasyonunun sona erdirilmesine karşı çıkması o halka düşmanlıktan başka hiçbir anlam taşımaz. Böyle bir anlayışa sahip olan kişi o halkı nasıl temsil edebilir? Böyle bir kişi, söz konusu aç bırakma operasyonunun mağdur ettiği insanlarla ne derece "kardeş" olabilir?

Siyonist Devletin Râid Salah'a Açtığı Savaş

Filistin'in 1948'de işgal edilmiş bölgesindeki İslâmî Hareket'in lideri Şeyh Râid Salah aynı zamanda Mescidi Aksa'nın ayakta tutulması, onun ihya edilmesi ve ona yönelen tehlikeler karşısında ümmetin uyarılması konusundaki yoğun hizmetleriyle ve gayretleriyle tanınmaktadır. İşgalci Siyonist devlet ise onun bu konudaki gayretlerinden sürekli rahatsız olduğu için kendisiyle kesintisiz bir savaş halindedir. Son dönemde bu değerli insana karşı savaşını biraz daha şiddetlendirdi.

İşgalci Siyonist devletin mahkemeleri Râid Salah hakkında insanları terör ve ırkçılığa teşvik ettiği suçlamasıyla dava açtılar. Oysa dünyada terör ve ırkçılığı örgütlü bir şekilde sürdüren en tehlikeli mekanizmanın işgalci Siyonist devlet olduğu üzerinde bütün insanlık ittifak halindedir. İşgal güçleri Râid Salah'ı, hakkında dava açılması ve soruşturma başlatılması sebebiyle geçtiğimiz ay bir günlüğüne gözetim altına da aldılar.

Siyonist devletin işgal güçleri, Râid Salah'a aynı zamanda bombalı saldırı düzenlediler. Mescidi Aksa'nın kundaklanmasının 38. yıldönümü münasebetiyle Kudüs'te düzenlenen hayır yemeğine baskın düzenleyen saldırgan işgalciler Râid Salah ile arkadaşlarının üzerine ses bombası attılar. Olayda Şeyh Salah göğsünden ve ellerinden yaralanıp hastanede tedavi altına alındı.

İşgalci saldırgan devletin bütün baskılarına ve saldırılarına rağmen Râid Salah Mescidi Aksa'ya sahip çıkma konusundaki kararlılığından vazgeçmiyor. Onun bu kararlılığına dünya Müslümanlarının da destek vermesi ve işgalci saldırganlara karşı bu değerli insana sahip çıkmaları gerekir.

Gazze'ye Karanlık Komplo

Uluslar arası emperyalizm Gazze'yi sadece dünyayla irtibatı kesilmiş üstü açık bir zindana değil aynı zamanda karanlık bir zindana çevirmeye çalışıyor. Bu konuda da Siyonist işgal devleti, emperyalist güçler ve onların planlarının önünü açan Mahmud Abbas çetesi işbirliği içinde hareket ediyorlar.

Geçtiğimiz ay Gazze'ye karanlık bir komplo düzenlemek amacıyla önce Mahmud Abbas yönetimi harekete geçti ve İsmail Heniyye hükümetinin elektrik faturalarından ek vergiler aldığını, bunları da kendi özel amaçları için kullandığını iddia etti. Bunu iddia ederken kendisinin aynadaki görünümünü İsmail Heniyye hükümeti zannettiği belliydi. Çünkü onun ve çetesinin yolsuzluklarıyla ilgili yüzlerce belge, ele geçirilen istihbarat merkezinde ortaya çıkarılmış ve bazıları da kamuoyunun dikkatine sunulmuştu.

İşgalci saldırgan devlet Gazze'nin elektriklerini kesmek için zaten bahane arıyordu ve söz konusu iddia üzerine hemen fırsatı değerlendirdi. Avrupa Birliği de Gazze'de elektrik üreten istasyonlara yakıt sevkıyatını durdurdu. Şu işe bakın ki Gazze halkını birbirine kırdırmak için fitne çeteleri oluşturan, yine bu bölge halkını açlığa mahkûm etmek ve dünyayla irtibatını kesmek için şiddetli bir ambargo uygulayan işgal devleti ile AB emperyalizmi bu bölgenin ahalisini İsmail Heniyye hükümetinden daha çok düşünüyormuş! Heniyye hükümeti söz konusu halkın elektrik faturalarına ağır ek vergiler koyarak haksızlık ediyormuş da Siyonist devlet ve AB, elektrikleri keserek bu haksızlığın önüne geçmeye çalışıyormuş! Acaba dünyada bu tür saçmalığa inanacak aklı başında birinin bulunması mümkün müdür?

Üçlü şeytan grubu yani Mahmud Abbas, işgalci Siyonist devlet ve AB söz konusu gerekçeyle Gazze bölgesini üç gün boyunca karanlıkta bıraktı. Aynı günlerde bir de Siyonist işgal güçleri Gazze bölgesine yönelik saldırılarını şiddetlendirerek birçok kişinin şehit olmasına birçoklarının da yaralanmasına sebep oldular. Saldırılarda yaralananlar tedavi için hastanelere naklediliyorlardı, fakat elektrik kesintisinden dolayı hizmetlerin verilememesi hastaneleri zor durumda bırakıyordu. Hesaplar önceden yapılmış ve işgalci Siyonist devletin saldırılarının vuracağı darbelerin daha şiddetli etki göstermesi amacıyla elektriklerin kesilmesi sağlanmıştı.

Üç günden sonra Avrupa Birliği yetkilileri HAMAS hükümetinin faturalardan ek vergi almayacağı garantisi vermesi durumunda elektrik üreten istasyonlara yakıt sevkıyatını yeniden başlatabileceklerini açıkladılar. Oysa işin gerçeğinde böyle bir şeye kendileri de inanmıyorlardı. Heniyye hükümeti ise zaten iddiaları kabul etmediği için almayacağının değil almadığının garantisini bile verebileceğini ve AB'nin isterse denetleyiciler gönderebileceğini bildirdi.

İşin gerçeğinde AB'nin böyle bir açıklama yapmasının amacı Siyonist işgal devleti ve işbirlikçi Mahmud Abbas yönetimi ile birlikte icra ettiği çirkin komplonun üstünü örtmek amacıyla gerekçe üretmekten başka bir şey değildi. Avrupa'da çok sayıda sivil toplum kuruluşu karanlık komploya tepki gösterdiği ve elektrik kesintisinin sona erdirilmesini istediği için AB artık bu işi sonlandırmak zorunda kalmıştı. Yaptığını bir gerekçeye dayandırma amacıyla da böyle bir açıklama yapmıştı. Oysa AB'nin yapması gereken Heniyye hükümetinden garanti istemeden önce komplocu Mahmud Abbas'tan iddialarını ispat etmesini istemekti. Ama kendisi de komplonun ve senaryonun içinde olduğundan böyle bir yola başvurma ihtiyacı duymuştu.

ABD'den Yine "Barış" Numarası

Filistinlileri birbirine düşürmek amacıyla şeytanlık görevini icra etmesi için özel bir general tayin eden ve Siyonist devlete silah yardımını % 25 oranında artıran ABD güya "Ortadoğu barışı" için yeni bir uluslar arası konferansın hazırlıklarını sürdürüyor. Önümüzdeki Kasım ayında gerçekleştirilmesi planlanan konferansın asıl amacı ise Filistin'deki İslâmî hareketin tamamen devre dışı bırakılması. Oysa Filistin'de İslâmî mücadele bu davanın özünü oluşturmaktadır ve onu devre dışı bırakacak herhangi bir formülün çözüm getirmesi mümkün değildir. Biz bu konferans hakkında şimdilik bu notu iletmekle yetiniyoruz, inşallah gelişmelere paralel olarak hakkında daha ayrıntılı bilgiler vermeye çalışacağız.

Ürdün Rejiminin Seçim Sahtekârlığı

Ürdün'de 31 Temmuz tarihinde yerel seçimler gerçekleştirildi. Türkiye'deki seçimlerden çıkan sonuçların Ürdün'de de toplum psikolojisini etkileyeceği ve İslâmî hareketi temsil eden adaylara desteğin artacağı bekleniyordu. Bu beklenti ABD ile işbirliği içindeki kraliyet rejimini de endişelendiriyordu. Bu yüzden özellikle İslâmî hareketi temsil eden en güçlü siyasal parti durumundaki İslâmî Çalışma Cephesi Partisi adaylarının başarılarını engelleme amacıyla muhtelif oyunlara başvuracağı daha seçim öncesinde hissedilmeye başlanmıştı. Bu intiba muhalif partilerde de tepkilere yol açmıştı.

İşgalci Siyonist devlet için bir tampon devlet vazifesi gören Ürdün'de İslâmî hareketin güçlenmesi ve iktidara yürümesi gerek işgalci Siyonistleri ve gerekse onların arkasında duran Amerikan emperyalizmini endişelendirmektedir. Dolayısıyla bu ülkede İslâmî hareketin önünün kesilebilmesi için başvurulacak hilelere uluslar arası alanda herhangi bir tepkinin gelmesi söz konusu değildi. Hatta eski kral Hüseyin zamanında İslâmî Çalışma Cephesi'nin genel seçimlerde büyük başarı göstermesi ihtimalinin belirmesi üzerine hileli seçim kanununun kalıbını ona Amman'daki ABD büyükelçisi vermişti. Filistin'de HAMAS'a yönelik kitlesel destekten dolayı telaşa kapılan ve bu hareketi boğmak için hizmetindeki tüm mekanizmaları harekete geçiren ABD'nin Ürdün'deki seçim hilelerine göz yummak bir yana destek vereceği kesindi. Dolayısıyla bu ülkedeki kraliyet rejimi seçim sahtekârlığında ve hilelerinde kendini gayet rahat hissediyordu.

Ürdün rejimi 31 Temmuz 2007 belediye seçimlerinde İslâmî hareketin başarısını engellemek amacıyla muhtelif hilelere başvurdu. Öncelikle sistem partilerinin adaylarına destek verecekleri bilinen seçmenlerin pek çoğuna birden fazla seçmen kartı vererek mükerrer oy kullanmalarına imkân sağladı. İkinci olarak seçim kanununa göre askerlerin oy kullanmamaları gerekirken askerî birliklerdeki erleri otobüslerle sandık başlarına taşıyarak oy kullandırdı. Kendilerine oy kullandırılan erlerin sayıları ve oy kullandıkları sandıklar önceden tespit edildiğinden sayısal takip metoduyla istenilen adayların dışında birilerine oy vermeleri de engellendi. Devletin istihbarat elemanları sandık başlarına giderek doğrudan müdahalede bulundu, özellikle İslâmî Çalışma Cephesi'ni temsil eden gözlemcilerin görev yapmalarını engellediler. Hatta bazı yerlerde bu partinin gözlemcilerine silahlı saldırı gerçekleştirildi. Normalde saldırıya uğrayanlar İslâmî hareket mensubu gözlemciler olduğu halde devletin polisleri onları suçlu göstererek gözlem altına aldı. Basın mensuplarının olayları görüntülemesine de istihbarat ve emniyet görevlileri engel oldu. Bazı basın mensupları saldırıya maruz kaldı, görüntüleme cihazlarına el kondu.

Oy verme işleminin sürdüğü sırada hükümet yetkilileri de ortalıkta görünmeyerek kendilerine yönelen şikâyetlere ve tepkilere muhatap olmamaya çalıştılar.

Bütün bu uygulamalar karşısında seçimin hiçbir anlam ifade etmeyeceğini ve çıkacak sonuçların halk iradesini yansıtmayacağını dile getiren İslâmî Çalışma Cephesi gün ortasında seçimlerden çekildiğini ve tüm adaylarını geri çektiğini açıkladı.

Hükümet yetkilileri ortalığa çıktıklarında gayet pişkin bir şekilde açıklamalar yaptı, sandık başlarında yaşanan olayları hiç nazarı dikkate almayarak İslâmî Çalışma Cephesi'nin seçimi kazanamayacağını anladığı için çekildiğini iddia ettiler. Oysa bu iddia saçma ve çelişkiliydi. Çünkü söz konusu parti daha oy verme işlemi devam ederken seçimden çekilme kararı almıştı ki o sırada seçimi kazanıp kazanamayacağını anlaması mümkün değildi. Çünkü henüz sayılmamış ve sandıkların içinde duran oyların kimlere verildiğini tespit etmesi imkânı yoktu. Eğer seçimi kazanamayacağını anladıysa bu, yapılan hilelere, icra edilen seçim terörüne ve sahtekârlıklara şahit olması sebebiyleydi.

Seçim sonrasında resmî makamların açıklamalarına göre 1 milyon 900 bin seçmenden 868 bin kişi oy kullanmıştı. Yani açıklanan rakamlara göre oy verme oranı % 47'de kalmıştı. Bunların da önemli bir kısmını normalde listelerde kayıtları olmayan erlerin oyları ve mükerrer oylar oluşturuyordu. Gerçek oran kesinlikle % 40'ın altındaydı. Bu kadara ulaşılmasının sebebi de İslami Cephe'nin öğleye doğru çekilmesidir. Oy oranının düşük kalması aslında İslâmî Çalışma Cephesi'nin arkasında duran desteği ve onun çağrısının gösterdiği etkiyi gözler önüne sermektedir.

Söz konusu hileler, istihbarat ve emniyet görevlilerinin seçim terörü sebebiyle İslâmî Çalışma Cephesi Genel Sekreteri Zeki Beni Reşid seçimlerin iptal edilmesi konusunda krala bir çağrı yöneltti ve iddialarını ispat edecek belgeleri ortaya koyacaklarını dile getirdi. Ne var ki sahtekârlığın ve terörün başında yer alan kişi bizzat kralın kendisi olduğu için eşkıyayı eşkıya başına şikâyet etmekle bir şey elde edilemeyeceği ortadaydı.

Rice'ın Silah Pazarlamacılığı

ABD Dışişleri bakanı Bayan Rice geçtiğimiz ay "Ortadoğu" olarak nitelendirilen bölgedeki bazı ülkelere silah pazarlamak amacıyla bir geziye çıktı. Gerçekleştirdiği ziyaretlerde ve görüşmelerde on yıllık zaman süreci içinde teslim edilecek 63 milyar dolarlık silahın satış sözleşmelerini imzaladı. Silah satışında İsrail yine özel anlamda kollandı. Bu kadar silahın 30 milyar dolarlık kısmı işgalci Siyonist devlete verilecek. Diğer 33 milyar dolarlık kısmı ise yedi Arap ülkesine dağıtılacak. Yani İsrail'in tek başına alacağı silah kendileriyle silah satışı anlaşması imzalanan tüm Arap ülkelerine verilecek silaha eşit gibiydi. Üstelik işgalci Siyonist devlet bu silahları istediği gibi kullanma imkânına sahip olacakken Arap ülkeleri sadece ABD'nin izin verdiği yerlerde kullanabilecekler. Dolayısıyla işgalci Siyonist devlete karşı kullanma imkânları olmayacak. Buna sözleşme gereği imkânları olmayacağı gibi teknik açıdan da imkân bulamayacaklar. Oysa işin gerçeğinde Arap ülkeleri için en büyük tehdit işgalci Siyonist devlettir. Ama ABD onları İran ve el-Kaide tehdidiyle kandırarak kendilerine silah pazarlıyor. Amacı ise satacağı bu silahlardan elde edeceği gelirle bütçe açığını kapatmaktır. Çünkü Amerikan emperyalizmi Irak işgalinden istediklerini elde edemedi. Aksine Irak savaşı ona ağır bir yük yükledi ve bazı ekonomik sıkıntılarla karşı karşıya gelmesine sebep oldu. ABD ekonomisinin açıklarını kapatmak için de küçük çaplı ticari işlemler fazla bir anlam ifade etmiyor. Bu yüzden silah satışıyla elde edeceği gelire önem veriyor. Zaten ABD ekonomisinin mayasını da silah oluşturmaktadır. Bu yüzden ABD savaşların durmasını, insanların barış ve huzur içinde yaşamalarını asla arzulamaz. Ne yazık ki Arap ülkelerindeki rejimler de Amerikan emperyalizminin kuklası olarak görev yaptıklarından kendilerini İran ve el-Kaide tehditleriyle avutarak ABD'nin ekonomik krizlerini çözme planlarına kaynak sağlıyorlar. Üstelik normalde kendilerine dayatma yoluyla satılan söz konusu silahları alabilmek için işgalci Siyonist devlet karşısında da önemli tavizler veriyorlar.